fon müziği: “Be Not Too Hard”Joan Baez

 


1988 yazında, ilk İstanbul konseri sonrası Harbiye Açıkhava kulisinde, Öykücü ve Joan Baez.

 

“ Zaman 1960’lı yıllar. Yer çocukluğumun güzel Ankara’sı…
O günlerde annemin ninnileri kadar alışık olduğum bir ses
var hep kulağımda! “Dona Dona” diye şarkı söyleyen...
Yıllar sonra da yatağımın başucunda en rahat uykularıma 
dalarken dinlemeyi sevdiğim…”    

                                                                             

 

Joan

 

      1988 yazı başlarında, Joan’un İstanbul’a konser vermeye geleceğini yazdı gazeteler. Nihayet, dedim. Yirmi, yirmi beş sene gecikmişti. Ama olsun, geliyordu işte! Ne yapıp edip de görüşebilirim onunla diye düşünmeye başladım. En iyisi konsere gidip orada bir yolunu bulmaktı. Bunun provasını da önceden yapmalıydım işi sağlama almak için.

      Joan’un konserinden birkaç gün önce Paco de Lucia’nın konseri vardı Açıkhava’da. O konsere gittim. Konser sonunda da kulise nasıl girebileceğimi keşfettim. Konser bittiğinde sanatçıyla görüşmek için sol kulis girişi önünde birikenleri korumalar içeri sokmuyorlardı. Ama sağ kulis girişinin önü bomboştu. Oradan girip sahne arkasından dolaşarak sol kulise geçiş denemesini o akşam yaptım. Çok rahat ulaşmıştım sol kulise… Baktım Paco bir köşede dinleniyor, etraftaki diğer müzisyenler ise eşyalarını toparlıyorlardı. Müzisyenlerden kıvırcık saçlı genç bir çocuk vardı; oturduğu kutuya elleriyle vurarak ritim çalan. Biraz onunla sohbet ettim. Sonra oradan onlarla beraber ayrılırken, arabamla genç müzisyeni, Paco ve grubunun o akşam yemek yiyip müzik dinleyecekleri yere kadar götürüp bıraktım.   

      Büyük gün geldiğinde, erkenden Süha ile birlikte Açıkhava Tiyatrosu’na gittik. Joan’a yakın olabilmek için sahnenin hemen önündeki orkestra çukurunun tam ortasında yere oturduk. Zaman ilerledikçe Açıkhava Tiyatrosu, iğne atsan yere düşmeyecek şekilde tıklım tıklım doldu. Ama bizim çukurda Süha ve benden başka kimse yoktu. Sanki özel bir locadaydık. Hava karardı, seyircide tansiyon iyice yükseldi ve birden sanki inanılmaz bir şey gibi, efsanevi Joan, sol kulisten elinde gitarı sahneye doğru süzülmeye başladı. Belli belirsiz kırlaşmış kısacık saçları, yüzünde hafif bir makyaj, üzerinde tiril tiril kırmızı, kolsuz, geniş yakalı bir bluz, siyah bir pantolon, gümüş bir kemer, boynunda gümüş bir kolye, ayaklarında parmak arası sandaletleriyle, 1960’ların çıplak ayaklı Madonna’sı bir rüya gibi sahneye çıktı. Elini sallayıp selam vererek ve alkışlar arasında salınarak gelirken, yüzünde kocaman bir gülümseme vardı. Mikrona gelince hiçbir şey söylemeden Dylan’ın “Farewell Angelina”sı ile konserine başladı. Her müzisyen gibi o da heyecanını yenmek için, konserine, rahat çalıp söylediği ve çoğu konserinin ilk parçası olan o Dylan bestesiyle başlamıştı.

      Dylan parçaları devam ettikçe, Süha ile ikimiz, aşağıdan Dylan miyavlaması tarzı vokallarla, parçalara eşlik etmeye başladık. Joan bunu muzip bir tebessümle karşıladı. Biz de bundan cesaret alıp ara sıra vokallara devam ettik. Sonra şarkı aralarında küçük konuşmalar, soru cevaplar, laf atmalar ve Joan’un beş bin kişi ile sürdürdüğü rahat iletişimle konser devam edip, bütün özlemler giderilene kadar sürdü. Sürpriz olarak Zülfü Livaneli ile birlikte çalışıp hazırladığı “Leylim Ley” ve “Yiğidim Aslanım” şarkılarını, kulağa çok hoş gelen farklı Türkçe aksanı ile söyledi.

      Konser bittiğinde önceden planladığım gibi kolayca sağ kulisten girip arkadan dolanarak Joan’a ulaştık. Bizi kırk yıldır tanıyormuşçasına güler yüz ve samimiyetle karşıladı. Sol kulis kapısı önünde birikip bekleyen hayranları, yarım saat sonra yavaş yavaş içeri alınana kadar epey sohbet edip fotoğraf çektik. Sonra ertesi akşamki ikinci Joan Baez konserine tekrar gelmek üzere oradan ayrıldık. O akşam evde, belki içinden birini beğenip günün birinde söyler umuduyla, bütün bestelerimi bir kasete aktarıp Joan için hazırladım. Kasetin üzerine de o akşam birlikte çektirdiğimiz fotoğrafı ekleyince güzel bir hediye oldu. Bu hediyenin yanına kil heykellerimden birini de kattım. Süha ise gümüş sevdiğini görünce, evinden el işlemeli gümüş bir kâseyi hediye olarak yanına aldı.  

      İkinci akşamki konserde, bu sefer daha kalabalık bir ekiple çukurdaki yerimizi aldık. Konserin başlamasını beklerken, hediyeleri vermek üzere yine sağ kulis kapısından girip arkadan dolaşarak Joan’un yanına nasıl olduysa yine çok kolay ulaştık. Bizi görünce gülümsedi. Konser birazdan başlayacağı için epey heyecanlıydı. Hediyelerimizi çıkardık. Benim hazırladığım kaseti görünce: “Oh! Biz ne zaman kaset yaptık seninle beraber” diye espri yaptı. “Rüyalarımda!” dedim. Birlikte fotoğrafımızı yapıştırdığım kartona, “Çok duygulandım, arkadaşın, Joan” diye yazarak imzaladı. Sonra heykelime bakıp şakayla karışık “Bu nedir, çikolata mı?” diye sordu. Ben, bunun kilden yaptığım bir heykel olduğunu anlatmaya çalışırken, Süha’nın ortaya çıkarttığı gümüş kâse, heykelimin bütün havasını bozmuştu. Joan, gümüş meraklısı olduğundan, benim heykel kim bilir artık hangi köşeye atılır diye düşünmeye başlamıştım ki, Süha çıkarıp, getirdiği Baez plaklarını imzalattı o arada. Konser öncesi Joan’u fazla yormamak için, yani demek istediğim korumalar gelip bizi sepetlemeleri üzerine, yerimize geçtik. O konserde Joan, getirdiğim kırmızı gülü belindeki kemere sıkıştırıp söyledi bütün şarkılarını. Karşılık olarak biz de aşağıdaki çukurdan vokallarımızı eksik etmedik. Ama ikinci akşam, çukur bizim özel locamız olmaktan çıkmış, epey kalabalıklaşmıştı.

      Türkiye’ye ilk gelişi olduğu için İstanbul’da üç gece üst üste konser vermişti Joan Baez. Üçüncü konseri çukurdan değil, onuncu sıranın ortalarından bir yerden dinleyip, getirdiğimiz kayıt cihazı ile konseri baştan sona kaydettik. Sonra Joan’u Türkiye’den uğurlarken ne sürpriz yapacağımızı düşünmeye başladık. Sonunda en güzel sürprizin onu müzikle uğurlamak olacağına karar verip, havaalanında ona çalmak üzere çift ses vokallı “Leaving On A Jet Plane” provalarına başladık. Gideceği uçağın saatini festival organizatörlerinden öğrenmek pek zor olmamıştı ve havaalanında o gün, aşağıdaki görüntüler ortaya çıktı. Bu fotoromanı sonradan kendisine de posta ile yolladım. Cevaben Joan yerine annesinden güzel bir mektup geldi. Joan’un o yaz Avrupa turnesi konserlerinin en muhteşeminin Türkiye’deki olduğunu ve fotoromana bayıldığını yazıyordu. Ama ben mektuba Joan cevap vermedi diye bozulmuştum. Ve bir şiirle bunu protesto eden cevap yolladım Joan’a.

      Aradan iki üç yıl geçmişti. Gazeteler Joan’un tekrar Avrupa turnesine çıkacağını ve Macaristan üzerinden Türkiye’ye konsere geleceğini yazdı. O sıralar Macaristan’da olan sevdiğim kızdan, Joan’a benim adıma yirmi bir kırmızı gül göndermesini istedim. Sailor da ne yapıp edip otelini öğrenip çiçekleri ulaştırdı Joan’a ama nedense bana çok söylendi; bu anneanne kılıklı şarkıcı ile neden bu kadar ilgileniyorum diye.

      İki üç gün sonra Joan Türkiye’de idi. Biletimi cebime koyup, konserden dört saat kadar önce Açıkhava Tiyatrosunun arkasındaki sanatçı giriş kapısından içeri girdim. Konser öncesi sanatçıların, mikrofon ve ses tesisatı ayarları için mutlaka prova yaptıklarını biliyordum. Bakalım Joan beni hatırlayacak mı diye merak ederek, boş tiyatro amfisinin tam ortasında, on iki ya da on üçüncü sırada bir yere oturup provayı beklemeye başladım. Az sonra bir koruma gelip herkesi dışarı çıkartmaya başladı. Ama bana biletimi görünce bir şey yapamadı.

      O sırada Joan sahneye çıktı, oradakilerin ellerini sıktı, mikrofonlarla oynamaya başladı. Sonra boş amfi tiyatroya bakarken beni gördü ve el sallayıp gülerek yanıma gelip boynuma sarıldı. Evet, unutmamıştı!

      O konser öncesi yaptığı prova, Joan Baez’in sanki benim için verdiği özel, mini bir konser olmuştu. Yeni hazırladığı “Biko” şarkısını gitarına vura vura defalarca çaldı.  Afrika dilinde vokalları olan bir başka şarkıyı da tekrar tekrar çalıştı. Prova konserden iki saat kadar önce bitti. Bir saat sonra ise insanlar yavaş yavaş gelip amfi tiyatroyu doldurmaya başladılar.

      Hava kararıp konser saati yaklaşırken yine iğne atsan yere düşmeyecek bir hale geldi Açıkhava Tiyatrosu. Ve seyirci tam kıvama geldiğinde, sol kulisten bir efsane, sahneye doğru salınarak ve el sallayarak geldi. Seyirciye “Merhaba İstanbul” diye seslenip “Farewell Angelina” ya başladı. O akşam baktım artık korumalar iki kulis kapısını da sıkı sıkı tutuyor ve orkestra çukuruna da kimseyi sokmuyorlardı. Ama ben yerimden memnundum. Yüzümde mutlu bir gülümseme ile o muhteşem konseri ve sonradan gitarımla çalacağım “Biko” yu dinledim…  

      Konser bittiğinde herkesle beraber seyirci kapısından dışarı çıktım. Bostancı, Bostancı diye bağıran dolmuş şoförlerinin yanından yürüyüp mısırcıdan kaynamış sütlü bir mısır aldım. Mısırı yerken arabamı park ettiğim yere doğru bir Baez şarkısı mırıldanarak yürüyordum… “Be not too hard, for life is short and nothing is given to men…”  (*)      

           

Öykücü, Eylül 2006, İstanbul.

(*) O kadar katı olma çünkü hayat kısa ve insanın elinde kalacak hiç bir şey yok…

 


Kahretsin, daha beklemeli miyiz sence?


Evet, gitmeden önce bir fincan kahve daha içelim.

Söylemedim mi sana oğlum, işte güneş geliyor.

Ne yapacağım bu çocuklarla? Eve döndüğümde bunları bahçemde şarkı söylerken bulursam hiç şaşırmayacağım!

Ama çok şekerler!

Gel canım!

Süha detonesin, sen en iyisi şurada çal.

 Pekâlâ, Süha neden şu on dolarlık çeki alıp şarkı söylemeyi kesmiyorsun?

Ama merak etme, sıkı çalışırsan gelecek sefere dinleyeceğim seni.

- Hoşça kal, Can!

- Kendine iyi bak, Joan!

- Kahretsin beceremedim. Fakat hiç değilse kibarmış, Streisand gibi tokatlamadı beni!

 

*                       *                      *
"1. Kitabın öykülerine dönüş"
www.oykucu.net (ana sayfa)