fon müziği:“Hej, daládé, deládé” Apollónia Kovacs.

Budapeşte fotoğrafları: Öykücü Can Özoğuz

 

 

 

Hem Macar Kültür Şövalyesi, hem de Sıcak Nal Edebiyat Dergisi’nin Genel Koordinatörü olmak, “Ankaralı Olmak”a benzemiyor. Diğeri kolaydı. Çocukluk anıları öykü tadında bir çırpıda yazılıverdi. Hemen ardından ikinci kitap da geldi.
Macar Edebiyatı ise araştırma gerektiriyor. Önce ilginç, avangart öyküler bulunacak, Edit Tasnádi ile beraber tercüme edilecek ve dergiye yollanacaktı. Yapılmaya başlandı da…  Aşağıdaki ilk örnekleri, Budapeşte manzaraları ve Macar Çigan müziği eşliğinde Öykücü’nün “Denemeler” dosyasına eklendi bugün. İlk üçü farklı bir tür, bir dakikalık öyküler bunlar, dördüncüsü ise normal uzunlukta bir öykü.
Fon müziğini Macar Edebiyatı’nın en bilinen eserlerinden “Pal Sokağı Çocukları” kahramanlarından birinin torunu seçti. Romanın sonunda yazar keşke Nemechek’i öldürmeseydi dediğimde öğrendim ki romanda geçen bütün olaylar gerçek ve oradaki çocuklardan birisi eşimin büyükbabası… Pal Sokak’ı Budapeşte’nin 8. Bölgesindeymiş ve o romandaki çocuklar gibi büyükbabası, sonra babası ve Sailor, hepsi aynı okula gitmişler. Bir roman ya da öyküye tat veren şey, okuyucuyu o eseri okurken orada geçen olayların içinde yaşatabilmesi olmalı. Roman gerçek olunca bu ister istemez oluyor.  

2 Mayıs 2010

 

 

 

budin

Yazan: László Darvasi (1962 - )
Çeviri: Edit Tasnádi - Can Özoğuz (Bu öykü Sıcak Nal Dergisi, Mayıs-Haziran sayısında yayımlanmıştır.)

En Kısa Öykü

Çin Akademisinin Sıçan Yılında yayınladığı edebiyat antolojisinde "En Kısa Öykü" başlığı ile bir  yazı çıktı. Yazı şöyleydi: “İnsan ölür.”
Çin Akademisinin bilginleri yazıya şu dipnotları eklediler:
1. Fazla esprili değil. Fakat madem bu konuya değindik, en kısa öykünün metni olarak “Ben” kelimesinin seçilmesi daha yerinde olmaz mıydı?
2. Birinci notun cevabı: “Yanılıyorsunuz efendim. Ben kelimesi öykü değil, şiirdir. Poetika. Bunu Akademinin en küçük öğrencileri bile biliyorlar.”
3. Beyler! En kısa öykü olarak adlandırabileceğimiz bir öykünün varlığını farzedelim. Fakat bunun artık yazılmış olduğundan emin olabilir miyiz?
4. Sayın Meslektaşlarım! Farzedelim ki en kısa metin gerçekten en kısa öyküdür. Soru, sadece metinde ifade edilen iddianın doğru olup olmadığı. Varsayımım üzerine kafa yormanızı rica ederim.
    Başlık: “En Kısa Öykü”
    Metin: “Her zaman öbürü ölür.

 

*              *              *

 

Budapest

 

 

Yazan: István Örkény (1912-1979)
Çeviri: Edit Tasnádi – Can Özoğuz

 

Hayatın Anlamı
 
Arnavut biberlerini bir sicime dizersek biber hevenki olur.
Dizmeden hevenk olmaz.
Oysa söz konusu biberler sayıca aynı, tam o kadar kırmızı ve tam o kadar acıdır.
Fakat hevenk değildirler.
Bunu sicim mi yapar?
Hayır, yapan sicim değildir.
Sicim, bildiğimiz gibi, üçüncül, önemsiz bir şeydir.
Peki, öyle ise önemli olan nedir?
İşte bu konu üzerinde kafasını yoranlar, düşüncelerinin sağa sola sapmadan doğru yolda ilerlemesine dikkat kesilirse, büyük hakikatların izine rastlayabilirler.

 

*              *              *

 

 

 

 

István Örkény (1912-1979):
Çeviri: Edit Tasnádi - Can Özoğuz 

Yeni Bir Hayvan Cinsi

Lahey Zooloji Konferansı’nda, Macaristan Hayvan İslah Enstitüsü’nün Borsod Şubesi’nce üretilen ve Çoğalmaz Kazıcı (Varians Hungaricus) adı verilen yeni bir cinsin hayvanlar alemine katıldığı ilan edilir. Çoğalmaz Kazıcı’nın sadece kazmakla kalmayıp, uygun eğitim görmesi sonrasında kazdığı çukuru kapatabildiği, fare, sıçan yakalayabildiği, eve bekçilik edebildiği, Fransızca nazım dramalarını çevirebildiği, ayrıca mükemmel tesviyeci, orman mühendisi, muhasebe müdürü, felsefeci ya da devlet adamı olabildiği belirtilir. Hükümlerinin dengeli, kararlarının ağırbaşlı, eylemlerinin her zaman amaca uygun olduğu ve muhakeme kabiliyetini hiç bir zaman kaybetmediği vurgulanır. Tükettiği ise sağladığı faydalara kıyasla önemsizdir; günde sadece 2500-3000 kalori... Borsodlu bilim adamları tarafından Çoğalmaz olarak adlandırılmasının nedeniyse şöyle açıklanır: Bir tek numunesi üretilebilmiştir. Eşi olmadığından çoğaltılamamaktadır.

 

*              *              *

 

 

 

 

            Ferenc Sánta
Çeviri:Edit Tasnádi - Can Özoğuz

 

Naziler

 

Yaşlı bir çoban, geniş, yüksekçe bir kütük üzerinde odun kırıyor, yanındaki oğlan çocuk da kırılanları topluyordu. Nal seslerini, sonra atlıların arkalarında durduğunu ve sigara yakanların kibrit çakışını her ikisi de duymuş ama hiç bir şey duymamış gibi işlerine devam etmişlerdi. İki silahlı adam berideki çamlıktan aniden çıkmadan önce ağaçların arasında saklanıp, çobanları, sürüyü, küçük kulübeyi, koşturup havlayan köpeği uzun uzun seyretmişler, sonra otlaktan hızla geçip atlarını bu ikisinin arkasında durdurmuşlardı.
Sigaralarını tüttürüyor ve susuyorlardı. Bellerinde tabancalar, arkalarında çaprazlamasına asılı tüfekler, ayakları üzengilerden çıkarılarak sarkmış vaziyette...
Bu dört insan böylesine yanyanayken sanki birbirilerinin farkında değilmişcesine davranıyor ve zaman sessizce geçiyordu. Her biri masum birer insan olarak doğmuş insanlar... Silahlılar da, çoban ile çocuk da...
Sigaralarını bitirdiklerinde silahlılardan biri eyerinin yanından büyük bir cop çıkarıp yaşlı adama seslendi.
− Hey ihtiyar!
Tam o anda baltasını kaldırmış olan çoban oduna indirmek yerine baltayı çabucak yere bıraktı, şapkasını başından çıkararak döndü ve başı açık, eğilebildiğince eğildi. Konuşmadı, bakışını kaldırmadı, eğilerek duruyordu atlının önünde, şapkası elinde, beyaz saçları rüzgârda uçuşarak...
Çocuk ise sanki hiç bir şey duymamış gibi odunları toplayıp yığın yapmaya devam ediyordu.
Zaman ağır ağır geçiyor, silahlılar susuyor, ihtiyar önlerinde eğilmiş kıpırmadan duruyordu.
Neden sonra, atlar tepinmeye, başlarını huzursuzca sağa sola çevirmeye başladığında:
− Kimseyi gördün mü buralarda babalık? diye sordu silahlı.
İhtiyar başını kaldırmadan cevap verdi.
− Kimseyi görmedim efendim.
Öbür silahlı yaklaştı bu defa.
İhtiyarın bakışları topraktaydı. Kendi postallarını, otları ve atın tırnağını görüyordu.
− Yaklaş! dedi coplu.
Ata yaklaştı.
− Daha yakına gel!
Atın ayağının hizasında durdu çoban.
− Daha!
Adamın çizmesine kadar ilerledi. Çizmenin burnunu, üzengiyi, atın karnını ve otları görüyordu şimdi.
Silahlı, copu ihtiyarın çenesi altına yerleştirerek yüzünü yukarıya kaldırdı. İhtiyarın beli öne, başı arkaya, ensesine doğru gitti ama gözlerini kaldırmadı. Atlının dizine ve üzengi kayışına bakıyordu. Yutkunacaktı fakat boğazına dayalı cop imkân bırakmıyordu.
Silahlı adam ihtiyarın yüzüne baktı. Bileğini dizine dayayarak copuyla çenesini gittikçe daha yukarıya kaldırıp yüzüne bakmaya devam etti.
Sonra copu çekip kocamış adamın omuzuna vurdu.
Çıtını çıkarmadı ihtiyar.
− Gidebilirsin!
Yaşlı adam hızla kütüğe döndü, şapkasını başına taktı, baltasını alıp tekrar odun yarmaya başladı.
Dört-beş parça kesmişti ki tekrar seslendi silahlı adam.
− İhtiyar!
Döndü, şapkasını çıkardı, eğildi, bakışlarını yere çevirdi biraz önce yaptığı gibi.
− Oğlan kaç yaşında?
− Sekiz!
− Sen mi bakıyorsun?
− Evet, efendim.
Diğeri sordu bu defa:
− Ne zamandır?
− Bir yıldır efendim.
Atlılar yaklaştılar.
− Buralarda yabancı birilerini gördün mü?
− Hayır, efendim.
− Gidebilirsin! dedi biri.
Sustular.
− Hey çocuk!
Çocuğun kucağı odun parçalarıyla doluydu.
Yığına dizmek için yürüyordu. Durdu, ayaklarının dibine döktü hepsini. Şapkasını çabucak çıkardı, eğildi ve eğilmiş halde döndü. Rüzgârda onun da saçları uçuşmaya başlamıştı. O da ihtiyar gibi ayaklarına, yere, otlara bakıyordu.
− Kaç yaşındasın?
Kollarından odun dökülür gibi hızla verdi yanıtını.
− Sekiz!
− Bu ihtiyar mı bakıyor sana?
− Evet, efendim.
− Ne zamandır bakıyor?
− Bir yıldır.
− Bu ihtiyar mı? dedi öbürü.
− Evet, efendim.
− Deden mi bu?
− Dedem.
− Gel buraya.
Yaşlı adamın yaptığı gibi, atın önüne kadar gitti.
− Daha yakına.
Çizmenin önüne kadar ilerledi. Fakat o kadar küçüktü ki, eğilmiş haldeyken çizmeye kadar boyu yetişmiyordu.
Neredeyse atın altında duruyordu. Pabuçları ve otların dışında hiç bir şey göremiyordu.
Silahlı, ayağını uzattı, çizmesinin burnunu çocuğun çenesinin altına sokup başını yukarı kaldırırken;
− Yukarı bak! dedi.
Çocuk başını kaldırarak arkaya, ensesine dayadı. Silahlıların yüzünü hiç görmemişti.
Meraktan göz kapaklarını açmak istedi fakat sonra vazgeçti daha sıkı yumdu.
− Açsana gözlerini!
Göz kapağını aralayıp çenesinin altındaki çizmenin yıpranmış eski derisine baktı.
− Buralarda yabancı kimse gördün mü?
− Hayır, efendim.
Ağzı salya ile doldu.
− Yaşlı adam mı bakıyor sana demiştin?
− Evet, efendim.
Sustular. Atlar oynuyor, ihtiyarın baltası ara sıra inip kalkıyordu.
− Dön! dedi silahlı.
Çocuk döndü.
− İleri bak!
Çocuk başını kaldırdı.
− Neler görüyorsun?
− Uzaktaki dağları, gökyüzünü, ağaçları... Sonra kulübeyi, odun yığınlarını, şuradaki kapkacağı, keçiyi, ocağı...
− Haydi ilerle!
Arkasından atları sürerek çocuğun kulübeye kadar yürümesine izin verdiler, ancak orada yine durdurdular. Çobanın kulübesi alçaktı.
Önünde odun yığınları, etrafta birkaç kap, kulübenin yanında bağlanmış kar beyazı bir keçi, hemen yakındaki taşların arasındaysa sabah ateşinin külleri...
Coplu, yanında durup çocuğu ayağıyla keçiye doğru çevirdi.
− Bu nedir?
− Keçi!
− İyice bak!
− Baktım efendim.
Öbürü sordu.
− Bu nedir?
− Keçi!
Silahlı çizmesini çocuğun böğrüne bastı.
− Dön!
Sürü o taraftaydı. Boyunları çıngıraksız hayvanlar otluyorlardı.
− Köpeği çağır!
Çocuk çağırdı. Köpek ağır ağır kuyruğunu kısarak gelip çocuğun ayağının dibine kıvrıldı.
− Bana bak! Bu ayağının önünde yatan, bu nedir? dedi silahlı.
− Köpek, dedi çocuk.
− Ulan bu bir keçi görmüyor musun? Hem de büyük beyaz bir keçi. Anladın mı?
Çocuk sustu.
Silahlı, copunu oğlanın başına koydu. Tam kafasının tepesine öyle bir yerleştirdi ki ucu çocuğun gözlerinin önüne kadar iniyordu.

Diğer silahlı da yaklaştı. Atıyla çocuğun yanında durdu. Öyle sokulmuştu ki çizmesinin koncu çocuğun omuzuna dayanmıştı.
− Neymiş?
Çocuk köpeğe baktı.
Demin çocuğun yanına gelen silahlı, copunu hafifçe omuzuna değdirdi.
− Söylesene?
− Bu ayaklarının önündeki, nedir bu?
Çocuk köpeğe dikti gözlerini.
− Keçi, dedi.
− Nasıl bir keçi?
− Büyük, beyaz bir keçi, efendim.
Silahlı yanından uzaklaştı, diğeri copunu geri çekip ayağıyla oğlanı keçiye doğru döndürdü.
− Buysa ... bir köpek! Anladın mı?
Copu oğlanın başına koydu.
− Evet efendim.
− Orta büyüklükte; ne büyük, ne de küçük, koyu kahverengi bir köpek!
− Evet efendim, dedi çocuk.
− Adı ne?
Çocuk sustu.
− Bu köpeğin adı ne?
− Sezar...
− İyi, şimdi git güzelce okşa, her zaman yaptığın gibi... Adıyla da çağır onu, dedi öteki.
Diğeri ayağını tekrar kaldırıp tabanını oğlanın sırtına dayayarak yavaşça ileriye itti.
− Sezar, dedi çocuk, keçinin yanına gidip avuçunu başına, boynuzlarının arasına koyarken.
− Başka neler söylersin ona?
Oğlan keçinin yanında eğilmiş, elinde şapkası, gözleri yerde;
− Küçük köpeğim derim efendim, dedi.
Sessizlik oldu.
− Gel buraya!
Keçiyi bırakıp silahlıya yürüdü, fakat bu sefer atın önünde durmayıp tâ çizmeye kadar gitti. Silahlı tekrar kaldırdı çenesini. Yutkunacaktı fakat boğazını sıkan çizme nedeniyle başaramadı. Bakışlarını yukarıya çevirmek istedi ama yine de burnunun önündeki çizmeyi seyretmekle yetindi.
− Gidebilirsin!
Çocuk ihtiyara doğru yaklaşırken tekrar arkasından seslendi silahlı. Hemen döndü, belini bükerek eğildi, bekledi öylece.
− Buralarda yabancı kimse gördün mü?
− Görmedim efendim, dedi. Sonra olduğu yerde durakalıp yine bekledi.
Adamlar birer sigara yaktılar. Dumanını rüzgâra salarken atlarıyla birbirlerine yanaştılar.
Yaşlı adam bütün bu esnada odun yarıyor, arkasına dönmeden çalışıyordu, sanki etrafta kimse yokmuş gibi.
Çocuk ise odunları toplamaya başlamıştı yine. Bu ikisi arkalarında durdular öylece; sigaraları bitinceye dek. Çobanları seyrederlerken sessizce tüttürdüler... Sonra sigaralarını attılar; biri gem topladı, ardından diğeri de topladı gemini; eyerlerde dikleşerek sırtlarındaki tüfekleri düzeltip atlarını yavaş yavaş yürüterek uzaklaştılar.

 

*              *              *

 

 

Öykücü'nün notu: İlk üç öykü, içinde mizah olan, farklı, hoş öyküler. Son öyküyü ilk okuduğumda ise sonu bir katliamla bitecek sandım ve bitiş şekli şaşırttı beni. Sonra anladım ki yazar bu öyküde, ellerinde sizi yok edebilecek güç olan kişilerin pek bir şey yapmasalar bile varlıklarıyla ne kadar ürkütücü olduklarını yalın bir dille anlatmak istemiş.

 

 

.

 

 

"Denemelere dönüş"
www.oykucu.net (ana sayfa)